Zifiri Karanlıktan Öyküler

Merhaba. Etraf çok sessiz olduğu için yanlışlıkla kütüphaneye mi girdim diye geri çıkıp kapının üzerindeki yazıya bakma ihtiyacı hissettim. Hayır, doğru gelmişim, fakat ikinci girişimde kapıdaki eşiğe takılıp elimdeki bütün kağıtları yere saçtım. İzin verirseniz hemen onları sıraya koyayım. Fazla bekletmem sizi.

Ee, keyfiniz yerinde mi? Hazır mısınız öykünün devamını dinlemeye? İlk bölümü hatırlamayanlar için kısa bir özet yapabilirim elimdekileri sıralarken. Hiç biriniz “ peki sen hazır mısın anlatmaya ?” diye sormuyorsunuz tabi, çünkü anlatıcılara öyle sorular sorulmaz. Sormayın da zaten. Geriliyorum.

Evet, özet diyordum. Hatırlarsanız, bir önceki bölümde dört tane esas kahramanımız vardı; genç bir yazar, onun en yakın arkadaşı, aşık olduğu kadın ve tuhafiyeci. Bir de haklarında azıcık bilgi aldığımız iki yan kahraman vardı; yakın arkadaşın çalıştığı kitabevinin sahibi ile yine onun yaşlı amcası. Her şey, yazarımızın aşık olduğu kadının ilgisini çekebilmek için, yazdığı öyküleri “Geceyarısı Öyküleri Dergisi”ne göndermesiyle başlamıştı.

Bu garip dergi, onu yazar kadrosuna almış ve geceyarısı öykülerinin kurtarıcısı ilan etmişti. Saçma sapan -ve hala hatırladıkça beni kızdıran- kurallarına uymazsa eğer, öykülerini okuyanların onu sonsuza kadar unutacakları konusunda da uyarmışlardı kahramanımızı. O ne yapmıştı peki? Yedinci öyküsünde istemeden bu kurallardan birini çiğnemişti. Ve bum! Öykülerinin sadık okuyucusu, aşık olduğu kadın onu unutuvermişti. Biz onu en son bıraktığımızda, en yakın arkadaşının gözünde de sıradan bir yabancı durumuna düşmüş olmanın korkusuyla pençeleşiyordu.

Hepsi tamam da, onuncu sayfa ile son sayfayı bulamıyorum bir türlü. İyi mi* Unutmadan söyleyeyim, tuhafiyeci de öyle damdan düşer gibi girmişti öyküye ve kahramanımızın yakın arkadaşı birden bire onun dükkanında çalışmaya başlamıştı. İleride bu tuhaf adama dikkat etmemiz gerekiyormuş gibi geliyor bana. Bu konuda Hayalcinin ağzını aradım biraz ama renk vermedi. İşte onuncu sayfa buradaymış. Üzerine oturmuşum.

Bu arada, eğer içinizde “ ben aslında seninle tanışmıştım ama şimdi çıkartamadım. Şu Hayalci de hiç yabancı gelmedi ” diyenleriniz varsa, Ağustostakisohbetimizi hatırlatmak isterim. Yok hayır, daha önce hiç tanışmadıysak, o zaman zaten boşverin derim. Kendi ruhunun diğer yarısına ihanet eden bir insanı tanımasanız da olur.

Ve son sayfa. Başından beri sonda duruyormuş zaten. Çok pardon. Artık başlayabiliriz. İlk bölümün adı, “Hayal Avcısı” . Önceden tanıdığınız kahramanları görmeyi beklemeyin sakın. Onlar şimdilik sessizliğe çekildiler. Sadece bildiğimiz iki yan kahraman bir görünüp yok olacaklar, o kadar. Öykü ilerledikçe, bugün yeni tanışacaklarımız ile eskiden karşılaştıklarımız iç içe geçecekler-miş.

HAYAL AVCISI

Genç kadının en büyük hayali, geçmişini unutmak ve uzaklarda bir yerlerde yeni bir hayata başlamaktı.

Demek, yeni bir hayat istiyorsun. Bu yeni hayata nerede başlamak istediğine karar verdin mi peki?

Yeni hayatına nerede başlamak istediğine karar vermemişti genç kadın. Çok önemi de yoktu bunun. Tek istediği, buralardan uzakta olmasıydı.

Bu hayali kurmana sebep olan şeyin ne olduğundan bahsetmek ister misin?

İstemiyordu kadın. Bu konuda belki başka bir gece konuşurlardı. Bu gece tek istediği kendisi için bir parça çalmasıydı adamın. Başkalarının duygularından etkilenen bir insan olduğu söylenemezdi, fakat kadının sesindeki mutsuzluk nedense içine işlemişti.

Hoşça kal öyleyse ve konuşmayı istediğinde unutma buradayım. Evet, gecenin son parçasını geçmişini unutmak isteyenler için dinliyoruz. Yarın akşam yine saat on ikiyi bir geçe, yine burada buluşmak üzere…

  O gecenin son parçasını geçmişini unutmak isteyenler için çaldı. Bir radyoda geceleri program sunuyordu adam. “Hayal Avcısı”ydı programının adı. Adamın gerçek adını hiç kimse bilmez; bu yüzden onu da “Hayal Avcısı” diye çağırırlardı. İlk bakışta müzik programı gibi görünse de aslında müzik değil; daha çok bir sohbet programıydı yaptığı. Kendisini arayanların hayallerini dinler; ardından da onlar için seçtiği bir parçayı çalardı.

Yıllardır her gece aynı saatte başlardı program. On beş yıldır da değişmez sunucusu bu adamdı. Kendisinden önceki sunucudan devralmıştı bu gece saat on ikiyi bir geçe başlayan ve gün doğmadan hemen önce biten programı. Dış dünyayla bağlantısı sadece dinleyicilerinden gelen telefonlardı. Hayallerini paylaştığı insanlar sayesinde içinde sıkışıp kaldığı kendi dünyasından kurtulur; başka bir dünyanın ve başka insanların da var olduğunu hatırlardı.

Çok sevmezdi aslında yaptığı programı. Senelerdir her gece aynı programı yapmaktan sıkıldığı için değil; gerçekler yerine hayallerden konuşulduğu için. Anlatılanlar aklını dağıtırdı belki, ama gerçek hayata duyduğu özlem olduğu gibi yerinde kalırdı. Yıllarını geçirdiği bu karanlık odaya kapanmasının nedeni neydi? Bu, kendi hayatının gerçeğiydi, kimseyle paylaşmadığı.

Son parça bittiğinde gün doğmak üzereydi. Bir sonraki gece saat on ikiyi bir geçe buluşmak üzere iyi geceler diledi tüm dinleyicilere. Ufak bir gece lambasının aydınlattığı odada oturduğu yerden kalktı, vücudunu esnetti ve odanın içinde bir süre dolandı.

İyi geceler dileyerek başladı programına. Burası “Hayal Avcısı”; bense, hayallerinizin avcısı, dedi tok bir sesle. İlk dinleyicisi, on yaşlarında bir çocuktu bu gece. Çocuğun en büyük hayali köstebek olmaktı. Bir hayvan olmayı istiyordu aslında ve sonunda köstebekte karar kılmıştı. Annesi ve babasından habersiz arıyor gibiydi programı. Sesini alçaltarak konuşuyor olması başka türlü açıklanamazdı. Neden köstebek olmayı hayal ediyordu ki çocuk? Yoksa, toprağın altının üstünden daha güzel olduğuna mı inanıyordu? Hayır, bu değildi sebebi. Hayalinin çok sevdiği bir masalla ilgisi vardı, “Mutlu Köstebek” masalı. Hayal Avcısı hiç duymamıştı böyle bir masalı. Dayanamadı sordu çocuğa; bu masal, sakın senin annenin veya babanın hayal ürünü olmasın? Almanya’da doğduğunu söyledi çocuk. Oradaki tüm çocuklar bilirdi bu masalı. Maalesef bu masal kitabı Almanya’daki teyzesinde kalmıştı.

Bir sene önce dönmüşlerdi buraya. Buradaki hayatına bir türlü alışamamıştı. Madem eski hayatını çok özlüyordu, öyleyse neden eski hayatına dönmeyi hayal etmek yerine köstebek olmanın hayalini kuruyordu ki? Dönmelerine imkan olmadığını söyledi çocuk. Böyle demişti babası. Yoksa istemez miydi bir kez olsun eski arkadaşlarına kavuşmayı. O halde, Almanya’ya dönmeleri mümkün görünmüyordu da köstebek olması çok mu kolaydı? Köstebek olabileceğine elbette inanmıyordu çocuk. Hayal ediyordu yalnızca, çünkü babası geriye dönme hayalini yasaklamıştı ve şu anda programı dinliyor olabilirdi babası. Hayal Avcısı çocuk için bir parça çaldı. Müzik çalarken oturduğu yerden kalktı, vücudunu esnetti ve ufak bir gece lambasının aydınlattığı odanın içinde dolaştı. Çaldığı parça bitmek üzereyken gelip oturdu yerine.

  Yeni bir telefon vardı. Ne var ki, arayan kişi birkaç kelime söyleyip, kısa bir sessizlikten sonra telefonu kapattı. Sesinden tanımıştı arayanı. Bir gece önce konuştuğu mutsuz genç kadındı. Hani şu geçmişini unutmayı ve uzaklarda bir yerlerde yeni bir hayata başlamayı hayal eden kadın. Kadının neden konuşmadan kapattığını düşünürken bir telefon daha aldı. Yaşlı bir adamdı arayan. Ömrünün kalanını deniz kenarındaki bir kasabada geçirmeyi hayal ediyordu. Yaşlı adamın sesi, “ömrümün kalanı” kelimesini söylerken biraz boğuk çıkmıştı. Söylemesi ayıptır adam ölümden fena halde korkardı. Bir kedisi vardı adamın. Yaşlı adam uzun uzun kedisini anlattı. Bir gün düşlediği balıkçı kasabasına gerçekten yerleşecek olursa kedisini yanına almayacaktı. Onu yanında götürmesi imkansızdı. O, cins kediydi; şehir havasına alışıktı. Onu yeğenine bırakacaktı. Öyle tatlı anlatıyordu ki her şeyi, Hayal Avcısı hiç kesmeden dinledi adamın konuşmasını. Yaşlı adam için neşeli bir parça çaldı. Bir yandan koyduğu parçanın bitmesini beklerken, bir yandan da aklına takılan mutsuz genç kadını düşünmeye başladı. Daha sonra arayan iki dinleyicisi de tesadüfen çok neşeli insanlardı. Mutsuz genç kadını aklından çıkartmasını sağlayacak kadar da uzun konuşmuşlardı.

İyi geceler dileyerek başladı programına. Burası “Hayal Avcısı”; bense hayallerinizin avcısı dedi, tok bir sesle. İlk dinleyicisi bir delikanlıydı. En büyük hayali, “Grup Çakı”nın bateristi olmaktı, çünkü kız arkadaşı bu grubun bateristiyle onu aldatmıştı. Uzun uzun kız arkadaşını anlattı. Bıraksa programın sonuna kadar konuşacaktı. Bıraktı. Delikanlı hiç durmaksızın anlattı. Aldatılma konusunu bir kenara bırakırlarsa eğer, kız arkadaşıyla arasında en ufak bir kötü anı yaşanmamıştı. Ona kalırsa, kız arkadaşı baterinin büyüsüne kapılmıştı. Bunu ona nasıl yapardı? Nasıl bir bateriste kaçardı? Konu bateriyse eğer, onun da artık bir baterisi vardı. Eninde sonunda “Grup Çakı”nın bateristi kendisi olacaktı. Anlaşılan delikanlının hayali bir takıntı halini almıştı. Bateri çalmayı bilip bilmediğini sordu ona Hayal Avcısı. Bilmiyordu delikanlı. Kız arkadaşı, bir gün tekrar ona dönerse onu affedecek miydi peki? Affetmeyeceğini söyledi delikanlı. Öyleyse neden “Grup Çakı”nın bateristi olmayı hayal ettiğini sormadı Hayal Avcısı. Delikanlının, kız arkadaşına olan takıntısının yerini “Grup Çakı”nın bateristi olma takıntısının aldığını anlamıştı.

Yeni bir telefon vardı. Arayan tanıdık biri, yine o mutsuz genç kadındı. Tam onunla konuşmaya başlayacaktı ki, bir önceki dinleyicisi için parça çalmayı unuttuğunu hatırladı. Telaşlandı ve kapatması gerektiğini söyledi genç kadına. Beş dakika sonra tekrar ararsa eğer onunla mutlaka konuşacaktı. Genç kadının sesi değişti birden; kırılmıştı. Üzerinde çok durmadı Hayal Avcısı. Aklında çalacağı parça vardı. Delikanlı için çalmaktan vazgeçti parçayı ve bildiği en berbat parçayı, “Grup Çakı”nın bateristi için çaldı.

Berbat parça biter bitmez genç kadın tekrar aradı. Sesindeki mutsuzluğa kırgınlık da eklenmişti bu defa. Anlatmaya başladı. En büyük hayali değişikliğe uğramıştı. Uzaklarda bir yerlerde yeni bir hayata başlayarak geçmişini unutmak yerine, olduğu yerde kalıp geçmişini unutmayı hayal ediyordu bu gece. En büyük hayalinin bu denli değişmesi çok garip dedi Hayal Avcısı. Takılıyordu aslında, fakat genç kadın anlamadı. İyi ki de anlamadı, çünkü dinleyicilerine takılmak yakışık almazdı. Kendisini toparladı, dikkatle dinlemeye başladı. Genç kadının artık olduğu yerde kalmak istemesinin bir sebebi vardı. Programa ilk kez telefonla katıldığı o gecenin sabahında küçük bir deneme yapmış ve oturduğu sokağın üç sokak ötesinde yeni bir eve taşınmıştı. Taşınırken de kendisini küçük bir çocukken terk eden babasını hatırlatan her şeyi eski evinde bırakmıştı. Daha doğrusu bıraktığını sanmıştı, çünkü eşyaları koyduğu kutuları açtığında yine babasına ait eşyalarla karşılaşmıştı. Şu anda salonun ortasında duruyorlardı. Bilmiyordu onları ne yapacağını. Galiba geçmişinden kurtulması imkansızdı.

Yeni evin rahat mı? Mutsuz genç kadın yanılıyor muydu, yoksa Hayal Avcısı konuyu değiştirmeye mi çalışıyordu. Bilse hiç aramazdı. En son karşılaşmak istediği şey kendisinden kurtulmak isteyen bir insandı. Yeni evinden bahsetmek istemediğini söyledi genç kadın. O halde, hangi konuda konuşmak istiyorsa o konuda konuşabileceklerini söyledi Hayal Avcısı, ancak hayal kurmanın geçmişle değil, gelecekle ilgili olduğunu unutmamalıydı. Yine babasından bahsedeceğinden korkuyordu genç kadının. Çocuklarını terk eden babalar hakkında konuşmaktan hiç hoşlanmazdı. Hadi konuşalım, fakat rica ederim babanla ilgili olmasın.

  Neden böyle bir şey söylemişti sanki? Birden ağzından kaçmıştı. Oysa, dinleyicilerinin ne anlatacağına hiç karışmazdı. Bu sözler onun olamazdı. Kısa bir süre sessizlik hakim oldu ortama. Genç kadına söyleyecek bir söz gelmedi aklına. Kadın hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı. Öylesine bir müzik girdi araya. Kendini çok kötü hissetti Hayal Avcısı. Yeni bir telefon gelinceye kadar ufak bir gece lambasının aydınlattığı odada karşısındaki duvara baktı. O gece arayan diğer insanlar için çaldığı parçaları dinlerken de yaptı bunu. Doğruca duvara baktı. O gecenin etkisini bir sonraki programa kadar üzerinden atamadı.

İyi geceler dileyerek başladı geceye. Burası “Hayal Avcısı”; bense, hayallerinizin avcısı, dedi gergin bir sesle. İlk dinleyicisi, bir kitabevi sahibiydi. İflasın eşiğine gelmiş dayanmıştı. Onun en büyük hayalini tahmin edebildiğini söyledi Hayal Avcısı. Yanılmamıştı. Adamın en büyük hayali, iflastan kurtarmaktı. Yıllarını vermişti bu işe, ancak emeğine üzülmüyordu adam yanında çalışan insanların işsiz kalacağına üzüldüğü kadar. Her şeyin gönlünce olmasını diledi Hayal Avcısı. Onun için sözleri olmayan bir parça çaldı.

  Yine bir telefon vardı. Şu mutsuz genç kadın olmalıydı. Her gece arar olmuştu artık. Bunaltmaya başlamıştı. Yine de, şu anda ona bir özür borcu vardı. Ödedi borcunu, diledi özrünü. Önemli olmadığını söyledi genç kadın. Babasına ait eşyalardan bahsetmek istiyordu bu gece. Eski evinde bırakmayı isteyip de, nasıl olduysa bırakamadığı eşyalardan. Sıkıntıyla karışık iç geçirdi Hayal Avcısı, fakat bu defa ağzını açmadı. Genç kadının şu andaki hayali, onları sokağa atmaktı. Bu eşyaların arasında yer alan, üzerinde M.Y. harflerinin kazılı olduğu, ufak, kırmızı bir çakıdan bahsetti ve onun kendisine hatırlattıklarından. ÇAKININ KALBİNE SAPLANDIĞINI SANDI “HAYAL AVCISI”. Bu, kendi çakısıydı. Annesinden kendisine kalan tek hatıraydı. Yanlış hatırlamıyorsa eğer, annesine de büyük babasından kalmıştı. Hayalini paylaştığı için teşekkür etti kadına. O gece dinleyicileriyle fazla konuşmadı.

Günler geçti aradan. Program aynıydı. Ufak bir gece lambasının aydınlattığı oda aynıydı. Dinleyiciler aynıydı. Bir tek Hayal Avcısı aynı değildi. Sürekli programını arayan, mutsuz genç kadının kendi kızı olduğunu anladığı o geceden beri kimseyle konuşmak istemiyordu artık. Öylesine birkaç kelime söylüyor, ardından da hemen bir parça koyuyordu. Kızı, o geceden sonra bir daha hiç aramamıştı. Yine de, programı arayan bir çok insan vardı. Kimisi üç katlı bir evde oturmayı hayal ediyordu. Evini satıp gitmek isteyeni vardı. Dünyanın en zengini olmayı hayal ediyorlardı. Dünyayı dolaşmak istiyorlardı; icat yapmak istiyorlardı; film yıldızı olma isteğiyle yanıp tutuşuyorlardı; beste yapmak istiyorlardı; bir adada ömürlerinin sonuna kadar yaşamak istiyorlardı; gerçek aşkı bulmayı istiyorlardı; aşkları sonsuza kadar sürsün istiyorlardı; onu istiyorlardı; bunu istiyorlardı. Ne çok şey istiyorlardı. Eskiden kendisini arayan insanların uçup giden sesleri, odanın içinde birikiyordu artık. Hiç çıkamadığı odasında, iyiden iyiye sıkışır olmuştu Hayal Avcısı.

İyi geceler dileyerek başladı programına. Burası “Hayal Avcısı”; bense, hayallerinizin avcısı, dedi bıkkın bir sesle. İlk dinleyicisi genç bir kadındı. Hiçbir şey istemek geçmiyordu aklından genç kadının. Hayalini kurduğum hiç bir şey yok da ne demek? Onca isteğe ve hayallere sahip insanın arasında hiç hayali olmayan bir insanın bulunması şaşırtmıştı Hayal Avcısını. Genç kadın hayal kurmaktan hoşlanmadığını söyledi. Öyleyse neden bu programı aradığını sordu Hayal Avcısı. Nedeni yoktu. Öylesine aramıştı. Bu programı aramak için illa ki bir hayali olması gerekiyorsa bulabilirdi bir tane; tabi eğer Hayal Avcısı da yardım ederse. Hayal kurmasına yardım edemeyeceğini söyledi genç kadına. O sadece dinlemek için oradaydı.

Kadın, Hayal Avcısının en büyük hayalinin ne olduğunu sordu durup dururken. Yıllardır hiçbir dinleyicisi sormamıştı. Zaten istemezdi de bu sorunun kendisine sorulmasını. Huzursuz oldu Hayal Avcısı. Buna rağmen, tıpkı kendisi gibi hayalleri olmayan bu genç kadınla konuşmaktan hoşlanmıştı. Kendine benzeyen bir insanla karşılaşmanın verdiği duyguyu yıllardır tatmamıştı. Kadının telefonu kapatacağından korktu birden. Hayali olmadığı için her an ayrılabilirdi yayından. Aklına hayalini kuracak bir şey gelmiyorsa sohbet edebileceklerini söyledi ona. Sohbet etmek istemiyordu genç kadın, bir şey gelmişti aklına ; senin yerine geçip bu programı sunmama ne dersin? Bunu da hayalden sayar mısın? Kadının bu sözleri, on beş yıl önce bu programı devraldığı kadınla aralarında geçen konuşmayı hatırlattı Hayal Avcısına.

Bu odadaki hayatımı bilseydin benim yerimde olmayı istemezdin, dedi Hayal Avcısı. Program sırasında kendisinden ilk bahsedişiydi bu. Bir anda ağzından kaçmıştı. Genç kadın, odadaki hayatın nasıl olduğunun umurunda olmadığını söyledi. Emin ol istemezsin; bir odaya kapatılmak sandığından çok daha zor bir şeydir, diye ekledi. Umursamadığını tekrarladı karşısındaki. Bu genç kadın kendisine çok benziyor olmalıydı. Aklına bir fikir düştü, yerleşti. Şimdiye kadar kendisini arayan hiç kimsenin hayalinin gerçekleşeceğine inanmamıştı. Ancak bu defa farklıydı. Bu küçük odadan sadece bir geceliğine bile olsa kurtulmak fikri heyecanlandırdı Hayal Avcısını. Yine de, iyice düşünmesini istedi genç kadından. Hala kararlıysa, onun hayalini gerçekleştirmek çok kolaydı.

Tüm dinleyiciler, nefeslerini tutmuş, Hayal Avcısı ile genç kadın arasında geçen konuşmayı dinliyorlardı. Genç kadın, her şeyi göze alabileceğini söyledi. Demişti ya, hiçbir şey umurunda değildi. Bu cevabı duyan Hayal Avcısı bir kahkaha attı. Özgürlük hiç ummadığı kadar yanına yaklaşmıştı. Yine de o, yıllar önce programı devraldığı kadının kendisine yaptığını bu genç kadına yapmayacaktı. Bir süre gerçek hayata ayak basıp geri dönecekti mutlaka. Bir geceliğine bile olsa gerçek hayatı yeniden tatmak muhteşem olmalıydı. Hatta kızına ulaşıp onu bir kez olsun görebilir ve onu mutlu edebilirdi pekala. Neyse, bunlar daha sonra düşünülecek detaylardı.

Ne zaman yer değiştirmek istediğini sordu genç kadına. “ Yarın gece ,” cevabı geldi karşıdan. Daha da heyecanlandı Hayal Avcısı. O kadar heyecanlandı ki, yerine geçmek istiyorsa eğer radyosunu bir sonraki programa kadar açık bırakması gerektiğini genç kadına söylemeyi unuttu ne yazık ki.

Burada biraz ara verelim isterseniz. Hem öyküdeki kahramanlarımız için bir günün geçmesini beklemiş, hem de biraz soluklanmış oluruz. Bütün gün beklemek zorunda değiliz elbette. Bir, iki dakika bizim için yeterli olur sanırım.

Beklerken, ben de öykünün birazdan okuyacağım bölümünden bahsedebilirim biraz. Az önce dinlediklerinizin devamı olmasına rağmen farklı bir ismi var;Avcının Kızı . Böyle kurgulamış Hayalci ve ben de değiştirmek istemedim. Hayal Avcısının kızına ulaşma çabasını anlatıyor. Kulağa pek ilginç gelmiyor değil mi? Ben konuyu duyunca yıkılmıştım açıkçası. Gerçi o bölümü dinlediğim gece çok uykum vardı. Belki ondandır.

Şimdi bir önerim olacak. Biraz daha kalıp da anlatacaklarımın ortasında ayrılma ihtimali olanlar burada bırakıp giderlerse kendileri için daha iyi olabilir. Hiç olmazsa akıllarında iyi kötü bir radyo programı hikayesi kalır. Devam edeceklereyse yerleri rahat değilse koltuk değiştirmelerini tavsiye ederim. Fakat çok da yumuşak olmasın yeni yeriniz. Olur da uyuyup giderseniz, dönüp kaçırdığınız yerleri baştan okumam.

Yanılıyor muyum, yoksa öyküyü sahiplenmeye ve hatta müdahale etmeye mi başladım? Hayalci duy beni. Belki benimle gurur da duyarsın ardından. Öykü zamanıyla bir gün geçirmişizdir artık. Artık devam edelim mi?

HAYAL AVCISININ KIZI

Hey! Orada mısın? Uyan hadi. Hey! Ses ver bana!

Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışarak başını yastıktan kaldırdı. Yalnızdı odada. Rüya görmüş olabileceğini düşündü. Başını tekrar yastığa bıraktı.

Heeey uyan hadi! Radyonun açık olduğunu biliyorum. Uyanmak zorundasın. Kalk lütfen.

Gözlerini araladı. Ne olduğunu anlayabilmek için bekledi bir süre.

Kalk hadi. Oradasın biliyorum. Kalk hadi. Saatlerdir sana sesleniyorum. Dayanamıyorum artık.

Evde yalnız olduğunu sanıyordu fakat, birisi onunla konuşuyordu işte. Hala uykuda olmalıydı. Evet, evet, bu bir rüyaydı.

Kalkmazsan, ömür boyu gerçek ile hayal arasında sıkışıp kalacağım! Kalk lütfen

Odanın ortasında buldu kendisini. Uykusu tamamen açılmıştı. Kimdi bu kendisine seslenen? Korkak bir insan sayılmazdı. Yine de ürkmüştü. Odasında sahibini göremediği bir ses vardı. Yatağın altına, dolapların içine, görebildiği her yere, her yere baktı.

Buraya bak. Radyodayım.

Genç kadın yere, yatağın yanına baktı. Gerçekten de ses oradan geliyordu. Arkadan da belli belirsiz bir cızırtı. Gitti ve radyonun sesini açtı.

BENİM, BEN. “HAYAL AVCISI”. NEYSE Kİ RADYONU KAPATMAMIŞSIN.

Çocukluğundan beri, radyosunu sürekli açık tutardı. Evde olmadığı zamanlarda veya dinlemek istemediğinde sesini kısardı fakat, hiçbir zaman kapatmazdı. Kapalı durmasından hoşlanmazdı. Hep bir ses arardı evinin içinde. Bu gece de kısık sesle çalar halde bırakmıştı. Bu ne büyük bir hataydı! Parmaklarının ucuna basarak radyoya doğru ilerledi. Tam elini atıp kapatacakken o garip ses bağırdı.

SAKIN. SAKIN YAPMA BUNU. BU BENİ ÖLDÜRMEKLE AYNI ŞEY!

Korkuyla çekti elini. Sesin etrafında dolandı. Bundan kurtulmanın bir yolu olmalıydı, fakat henüz tam ayılamadığından olsa gerek, bulamadı.

ORADA MISIN? BENİ DİNLİYORSUN DEĞİL Mİ?HEY!……HEY KIS ŞU RADYONUN SESİNİ BİRAZ; KULAKLARIM PATLADI!

Kendini olabildiğince uzak tutmaya çalışarak elini uzattı; sesi kıstı ve çabucak geri çekti elini. Davetsiz ses konuşmaya devam ediyordu durmaksızın.

Dün gece benimle konuştuğunu hatırlıyorsun değil mi?

Hiç bir şey hatırlamıyordu. O gece ne yaptığını bile bilmiyordu ki dün geceyi hatırlasın.

Hadi yapma. Hayal Avcısı Programını düşün. Dün gece bu programı arayıp benimle konuşmuştun. Düşün biraz! Akşamüstünden beri buradayım! Daha fazla dayanmam imkansız!

Canı acıyor olmalıydı sesi duyulan adamın. Bir yerlerde sıkışıp kalmış gibi konuşuyordu. Şaka mıydı bu? Öyleyse eğer, çok yanlış bir günde çalmışlardı kapısını, çünkü bütün gün iş yerinde canı çıkmıştı. Bu yüzden de eve gelir gelmez kendisini yatağa atıp uykuya dalmıştı. Yoksa hala uykuda mıydı? Evet, bu bir rüya olmalıydı.

Çok sıkıştım burada. Lütfen yardım et. Benim yerimde olsaydın ne demek istediğimi anlardın.

Birden anımsadı. Hayal Avcısı adlı radyo programını aramıştı bir gece önce. Evet, bir gece önce kendisinin hiçbir hayali olmamasına rağmen, nedendir bilinmez, aramıştı bu programı.

Benim, ben, Hayal Avcısı. Dün gece arayıp benim yerime geçmeyi hayal ettiğini söylemiştin. Unuttun mu yoksa?

Hayır, unutmamıştı. Bir gece önce Hayal Avcısının yerine geçmenin güzel bir fikir olacağını düşünmüştü. Ancak, bunun hiç de iyi bir fikir olmadığı açıktı.

Şu anda çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Burada, gerçek ile hayalin arasında ezilip kalmamı istemiyorsan beni hemen buradan çıkartmalısın. Çok az vaktimiz kaldı.

İyi de bunu nasıl yapacaktı? Daha önce hiç radyodan insan çıkartmamıştı. Ne yapması gerektiğini sordu radyodan gelen sese.

Kanalları karıştır. Uygun bir kanal bulunca ben başımın çaresine bakarım.

Eğildi ve radyoyu eline aldı. Tedirgindi. Kanalları karıştırmaya başlamadan önce aklına bir şey gelmiş olacak ki, radyoyu tekrar yere bıraktı. Kadından hiç ses gelmediğini gören adam heyecanlandı.

Ne oldu şimdi? Neden durdun?

Şu anda Hayal Avcısının yerine geçmek istemiyordu. O radyodan gerçek hayata geçtiğinde kendisinin de onun yerine geçmesi mi gerekiyordu?

Hayır. Hayır. Yani istemediğin sürece hayır. Çabuk çıkart beni buradan ve korkma sakın.

Onu kurtarmak için yerine geçmesi gerekmiyorsa eğer, adama ne olacaktı peki?

O zaman, ömür boyu gerçek hayatın içinde bir hayalet gibi yaşayacağım. Boş ver, boş ver şimdi bunları. Ben, radyonun kapalı olmasını bile göze almıştım. Yok olmayı bile göze alabildiğime göre şu anda her şeye razıyım. Yeter ki çıkart beni buradan.

Adamın canı çok yanıyor olmalıydı. Radyoyu aldı ve kanalları karıştırmaya başladı. Cızırtı iyiden iyiye arttı; bir ara inceden adamın sesi duyuldu. Ardından, radyonun cızırtısı yükseldi, yükseldi , yükseldi ve birden durdu. Oda sessizdi şimdi. Hiç kimse görünmüyordu ortalıkta. Adama seslendi. Cevap vermedi adam. Ne yapacağını bilemez bir halde etrafına bakındı. Bunun bir rüya olup, olmadığını anlamak için koluna bir çimdik attı. Kolu acıdı.

Odan güzelmiş. Sadelikten hoşlanıyorsun sanırım. Bu sesle birlikte yerinden sıçradı. Hala görünürde kimse yoktu, fakat az önce radyodan gelen ses yanı başındaydı. Koşup ışığı yaktı. Kapat şunu. Ben, bu kadar ışığı görmeyeli yıllar oldu; kapat çabuk, diye bağırdı adam. Dediğini yaptı. Hayal Avcısının sesi ışıktan hoşlanmamıştı. Hala bir sesten ibaret olsa da, gözleri kamaşabildiğine göre, bir yerlerde bir vücudu da olmalıydı. Etrafına bakındı. Benim yerime geçmeyi kabul etmezsen eğer, dedi adam, ne olacağını sormuştun. Kabul etmezsen eğer böyle kalırım işte ömrümün sonuna kadar. Bir ses olarak yani. Kimse beni göremez. Bu yüzden, bu geceki program başlamadan önce, bu işi tamamlamalıyız. Hemen kararını vermek zorundasın. Kısa bir süre durdu adam ve sonra devam etti;programın başlamasına sadece yirmi bir dakika kalmış.

Bir sesin sürekli bir şeyler anlatarak etrafında dolaşması çok sinir bozucu bir şeydi. Dili tutulsaydı da, şu programı arayıp, onun yerinde olmayı hayal ettiğini söylemeseydi. Ne var ki artık yapacak bir şey kalmamıştı. Sakin bir insan sayılırdı. Başına olmadık bir şey geldiğinde de sakin davranırdı. Oturmasını söyledi Hayal Avcısına. Oturuyorum zaten, dedi adam. Sen beni düşünme. Vereceğin karara yoğunlaş. Radyoyu yere bıraktı ve düşünmeye başladı. Onunla yer değiştirmeyi kabul etmezse, adam ömrünün sonuna kadar bir sesten ibaret olarak yaşayacaktı. İşin bu kısmı tamamdı ancak, onun yerine geçmeyi kabul ederse ne olacaktı? Kendisinin yerine geçmeyi kabul ederse neler olacağını anlattı Hayal Avcısı.

Benim geldiğim yoldan programın yapıldığı odaya ulaşmanı sağlayacağız.Tekrar yerlerimizi değiştirinceye kadar o odadan çıkmanın imkansız. Odanın içinde bir gece lambası, bir de koltuk olacak. Tabi bir de programı yapmana yarayan yayın masası olacak. Onu kullanmakta güçlük çekmeyeceğine emin olabilirsin. Nasıl kullanılacağı odanın duvarında asılı olan kağıtta yazılı. Yiyecek, içecek gibi ihtiyaçların konusunda ondan yardım alabilirsin Seni arayan her dinleyiciden sonra mutlaka bir parça çalmalısın. Bu çok önemli. Çalmazsan eğer, yayın masasının beyni karışır, unutma sakın. İnsanlardan çok uzakta bir yerlerde olacaksın. Böyle bir odanın neden varolduğunu, nerede bulunduğunu sorma lütfen, çünkü ben de bilmiyorum.

Ne kadar tatsız bir hayattı bu böyle. Benim yerimde olmak istemeyeceğini söylemiştim sana, dedi Hayal Avcısı. İyi de zaten kimsenin yerinde olmayı istemiyordu ki. Hiçbir zaman istememişti. Bu huyu çok küçük yaşlarda edinmişti. Kendisi olmaya çalışıp dururdu ezelden beri. O yüzden de, bir gece önce ağzından çıkan hayali söylerken ciddi değildi. Hayal Avcısının söylediklerini de ciddiye almamış, üzerinde hiç durmamıştı. Sen beni ciddiye almamıştın değil mi? Nasıl da düşünemedim, dedi adam. Sesinde hayal kırıklığı vardı. Bana çok benzediğini anlamama rağmen, konuştuklarımızı ciddiye almayacağını düşünemedim.

Birden çok utandı. Annesi de bu yüzden kızardı ona. Hayatta hiç bir şeyi ciddiye almadığını; bu gidişle babasına benzeyeceğini söylerdi sık sık. Ayrı eve çıktığı günden beri annesinin sözlerini de ciddiye almıyordu artık. Başkalarının hayal kırıklıklarını umursayan bir insan olduğu söylenemezdi. Yine de, ciddiyetsizliği yüzünden koskoca bir adam bir sese dönüştüğüne göre, adamın anlatacaklarını ciddiye alması gerektiğine inandı. O odada ne kadar kalması gerektiğini sordu Hayal Avcısına. Mümkünse süreyi kendisi belirlemek istiyordu da.

Genç kadın süreyi kendisi belirlemek istediğine göre, yer değiştirmeyi kabul etmiş olmalıydı. Az sonra muhtemelen, vücuduna kavuşacaktı Hayal Avcısı. Derken, ne olduysa oldu, kadın kararından caydı. Hemen geldiği yere dönmesini söyledi adama. Bu kadarı yeterliydi. Kabul etmiyordu hiç bir şeyi. Hiç kimse, sırf bir ses bunu istiyor diye karanlık odaya hapsettirmezdi kendini. Ya da çok istiyorsa bunu yapmasını, kendisine gerçekten önemli bir neden göstermeliydi. Kadın bu sefer ciddiydi. “Hayal Avcısı”nın sesi soluğu kesildi, çünkü şu anda programa geri dönebilmesi için bile öncelikle yerine bir başkasının geçmesi gerekliydi. Bunu on beş yıl önce “Hayal Avcısı” programının sunuculuğunu kendisine devreden kadın söylemişti. Sahi, o kadın nerelerdeydi ki şimdi? O bunları düşünürken, kadın yerinden kalktı ve az önce kapattığı ışığı açtı. Adamın ışıktan rahatsız olup olmaması umurunda değildi artık.

Hayal Avcısı, kendi kendine homurdandı. Demek küçük hanımı yerine geçmeye ikna etmesi için önemli bir neden bulmak zorundaydı. Program odasındaki hayatından bunaldığı bir sırada bu ciddiyetsiz küçük hanım durup dururken karşısına çıkmış ve onun yerine geçmeyi hayal ettiğini söylemişti. Madem bu yer değiştirme işini yokuşa sürüp, onu yarı yolda bırakacaktı neden böyle bir şey söylemiş ve onu heveslendirmişti ki? Bak şimdi çok sinirlenmişti.

Zaten, programın sunucusu olarak o odaya girdiği günden önce de bir türlü anlamayı başaramamıştı insanları. Babası, o henüz küçük bir çocukken hep onun yanında olacağını söyler dururdu. Buna rağmen sevgili babası, evleneceği kadını beğenmediği için kendisiyle de, karısıyla da bir daha konuşmama kararı almıştı. Onu evliliğe ikna etmek için yapmadığını bırakmayan karısı, evliliklerinin daha ilk yılında boşanmak istediğinden bahseder olmuştu. Onun henüz çocuk sahibi olmayı istemediğini bildiği halde, kızlarını dünyaya getiren yine aynı kadındı. Kızına iyi bir baba olamadığından yakınıp duran karısı, boşandıkları günden sonra da kızını görmesini engellemek için her şeyi yapmıştı.

Son cümlesinde gerçekleri biraz çarpıtmış olabilirdi tabi, ama şu anda hiç sırası değildi bu konunun. Şimdi bu ciddiyetsiz küçük hanımı anlaması gerekiyordu gereksizce. Hem onun üzerinde hiç söz sahibi olmadığına göre, diğerlerinin karşısında olduğundan daha da güçsüzdü şimdi. Olsa olsa bağırabilirdi ona, o kadar. YILLARDIR GÖRMEDİĞİM KIZIMI BULUP, YAPTIĞIM HATAYI TELAFİ ETMEYE ÇALIŞACAĞIM. OLDU MU ŞİMDİ?

Boşandıklarında karısının kızını ondan köşe bucak sakladığı doğruydu, ancak o da bu oyunu kabullenmiş ve kızını görmek için hiç uğraşmamıştı. Karısı da kendisi de bir daha bozmamışlardı bu oyunu. Karısının neden böyle davrandığını bilmiyordu, ama kendisinin mantıklı bir sebebi vardı. Kendisi istememişti ki baba olmayı. Şimdi önünde bir fırsat vardı ve birisi onun yerine geçmeyi kabul ederse, gidip kızını bulacaktı.

Kadının yüzü ciddileşmiş; düşüncelere dalmıştı. Yerini almayı bir tek şartla kabul edeceğini söyledi Hayal Avcısına; özgür kaldığında vaktini yalnızca kızını bulmak için harcayacaktı. Bir hafta süresi vardı. Bir haftanın sonunda, aynı saatte tekrar yer değiştireceklerdi. Hepsi bu kadardı. Hayal Avcısı rahat bir nefes aldı. Bir geceye bile razıyken bir hafta süre tanımıştı ona kadın ve az sonra vücuduna kavuşacaktı. Kabul ediyorum. Hepsini kabul ediyorum, diye atıldı.Vakit kaybetmeyelim. Sen radyonun yanında duracaksın. Yanındasın zaten. Öyleyse ben hemen uygun bir kanal aramaya başlayayım. Unutma, sana işaret verdiğimde gözlerini kapatacaksın.

Çok heyecanlanmıştı Hayal Avcısı. Kadının her an vazgeçebileceğini düşünerek, radyoyu eline aldı ve hemen kanallarını karıştırmaya başladı. Kadın, radyonun durduğu yerden bir anda havalandığını görünce durması için bağırdı ona. Vazgeçmiş değildi ancak, bir kaç şeyi daha açıklığa kavuşturmaları lazımdı. Mesela adamın iki yaşından beri görmediği kızına nasıl ulaşmayı planladığını. Adam kadının sorusunu cevapladı.

Yıllardır görmedim onu haklısın, ancak nasıl ulaşacağımı biliyorum. Kızım programı uzun süredir arayan dinleyicilerimden biri. Radyoyu arayan dinleyicilerin telefon numaralarının program bitinceye kadar yayın masasının üzerinde yanıp söndüğünü sen de göreceksin. Odadayken sen kimseyi arayamazsın. Ancak başkaları seni arayabilir. Ben de arayacağım seni. Unutmadan söyleyeyim; biliyorsun ki program saat on ikiyi bir geçe başlıyor ve gün doğmadan önce de bitiyor. Programın başlayışı da, bitişi de sana bağlı değil. Sen gece yarısını bir geçtiğini veya günün doğmak üzere olduğunu fark etmesen bile yayın masası başlatacak ve kapatacaktır. Başka soru?

Başka soruları da vardı kadının. Adam, neden o programın sunuculuğunu yapıyordu? Bilerek ve isteyerek mi kabul etmişti o odaya kapanmayı? Yoksa kendisi gibi mecbur mu kalmıştı? Devraldığı insan nasıl bir insandı? Hayal Avcısının bu sorulara cevabı, az önceki soruya verdiği cevap kadar uzun olmadı. Programı kendisinden önceki sunucudan bilerek ve isteyerek devraldığını söyledi adam, çünkü o programın sunucusu olmayı istemişti canı. Programı devraldığı kadının yüzünü hiç görmemişti. Tıpkı şu anda kadının onunkini görmediği gibi. Adamın cevabı bu kadardı.

Oysa adamın aklındaki cevap çok başkaydı. Küçüklüğünden beri hayal kurmaktan korkardı adam. Annesi onu ve babasını bırakıp gittiği zaman henüz üç yaşındaydı. Annesinin resminden onun nasıl birisi olduğunu hayal etmeye çalışırdı çocukken. Onun geri dönmesiydi o zamanlar en büyük hayali. Bunun gerçekleşmediğini görmek canını çok yakmıştı. O zaman da bırakmıştı hayal kurmayı. Dünyadaki en büyük hayalinin ne olduğunu kimsenin bilmesini istememişti. İstemişti bazen aslında, fakat soranlara ne diyeceğini bilememişti. Beni terk eden, hiç tanımadığım bir insanın bana geri dönmesini hayal ediyorum mu diyecekti? Bu cümle kendi kulağına bile anlamlı gelmiyordu ki. Bu cümlenin anlamsızlığından kaçmakla geçirmişti yıllarını. Sonra o programa rastlamıştı. Sunucusu kadın. Ne mutlu ne de mutsuz. Kimse ona hayalini sormuyordu. Soru soran yalnızca ve yalnızca oydu. Güvende olduğunu hissetmişti kadının. Aynı güveni kendisi de hissetmek istemişti. Kadının sorularının cevabı aslında işte bu kadardı.

Kadının, başka sorusu yoktu ancak, Hayal Avcısının aklında bir soru vardı. Kızını bulup onun babası olduğunu söylediği zaman kızı ona yolundan çekilmesini söylerse eğer ne yapacaktı? Alacağı cevaptan korktu ve aklından geçen soruyu sormadı. Hem artık yer değiştirmeleri lazımdı. Hadi kapat gözlerini , dedi kadına,başlayalım artık. Sana söz veriyorum bir hafta sonra tekrar eski yerlerimizde olacağız. Kadının insanlara güvenen birisi olduğu söylenemezdi. Adamın verdiği sözü tutup tutmayacağını bilemezdi? Yine de kararından dönmedi. Çünkü babasını hiç tanımamış bir insanın bir kez olsun onu görmeden hayatını tamamlamasına sebep olmayı hiç istemezdi. KANALI BULDUM SANIRIM, diye bağırdı adam, HEMEN KAPAT GÖZLERİNİ. Radyodan cızırtılar duyulmaya başladı. Kadın, gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında programın yapıldığı odadaydı. Daha odaya ulaştığının ilk dakikasında inanılmaz şekilde bunalmıştı. Adam odanın camı olmadığını söylememişti ona. Gündüzleri düşünmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu ki burada. Neyse ki şu anda gece yarısı olmak üzereydi. Programın başlamasına birkaç dakika kalmıştı.

İyi geceler diliyorum hepinize. Burası “Hayal Avcısı”, bense yeni “Hayal Avcınız”.

Genç kadın yayındaydı. Dinleyiciler umursamamışlardı “Hayal Avcısı”nın değişmesini. Onlar için programın devam ediyor olması yeterliydi. Üç gece çabucak geldi geçti. Gündüzleri ise düşün düşün bitmedi.

Program tıpkı eskiden olduğu gibi devam ediyordu. Sadece müzik seçerken zorlanıyordu biraz; hepsi bu kadardı. Hayır, hepsi bu kadar değildi. Bir de unutkanlık yapmıştı ikinci gecesinde. Programın müzik çalınan bölümünü ciddiye almadığından mı, yoksa aklı adamın neden telefon etmediğine takıldığından mı bilinmez, ikinci gecesinde müzik çalmadan son dinleyiciye geçmeye kalkmıştı. Neyse ki müzik çalması gerektiğini dinleyicisi ona hatırlatmıştı da hemen seçmişti parçayı. O kadarını da mazur görmek lazımdı.

Hepinize iyi geceler diliyorum. Burası “Hayal Avcısı”, bense yeni “Hayal Avcınız”.

Adamın, bu gece aramasını umuyordu. Henüz aramamış olmasında endişelenecek bir şey yoktu aslında. Hangi gece arayacağını söylememişti ki. Sadece, arayacağım demişti. Bir dinleyici telefondaydı. Genç bir kadın olduğu anlaşılıyordu, neredeyse kendi yaşına yakın. Telefondaki ses, önceden de programı sık sık aradığını ve Hayal Avcısının değişmiş olmasına çok üzüldüğünü söyledi. Bu ne kadar kaba bir davranıştı. Merak etmeyin, dedi yeni Hayal Avcısı,birkaç gün sonra dönecek. Öyle umuyorum yani. Bu geçici bir ayrılık.

Programı arayan genç kadın kendisini yanlış anlamamasını söyledi yeni Hayal Avcısına. Bu özel bir durumdu, çünkü eski Hayal Avcısı ile aralarındaki sohbetler pek tatlı geçmese de ona karşı hep bir yakınlık duyardı. Onunla konuştuğu günlerde şu andaki gibi mutlu değildi. Hep mutsuz sesini duymuş olan adamın şimdi mutlu olduğunu da bilmesini istemişti. Bu yüzden Hayal Avcısının değişmiş olduğuna çok üzüldüğünü söylemişti. Yoksa kabalık etmek değildi niyeti. Kabalık etmediniz, dedi yeni Hayal Avcısı , ben biraz gerginim sanırım.

Telefondaki kadının amacı en büyük hayalini anlatmak değildi. Mutlu olduğunu söyleyip gidecekti. Bu kadar neşeli olmasının nedeni, küçükken kendisini terk etmiş olan babasını sonunda aklından da hayatından da tamamen silmiş olmasıydı. Onun kendisini terk etmiş olmasının verdiği duyguyla boğuşmak, hayatını o kadar engellemişti ki, bu sabaha kadar babasının onu terk ettiği yaştan bir yaş bile almamış gibiydi. Oysa bu sabah babasına ait tüm eşyaları sokağa atmış ve babasını hayatından tamamen çıkartmayı başarmıştı. Ondan mutlusu yoktu şimdi. Bu son arayışıydı programı. Kendisinin selamını eski Hayal Avcısına iletebilirse memnun olacaktı. Telefon kapandı.

Bir başka dinleyici telefondaydı şimdi. Programa bağlanan yeni dinleyicisinin sözleri yeni Hayal Avcısının avazı çıktığınca bağırmasına yol açtı. NE DEMEK BENİM KIZIM OYDU İŞTE? SEN NERELERDESİN KAÇ GECEDİR? BURADA İNSANLARLA SOHBET ETMEKTEN DE, SENİ BEKLEMEKTEN DE ÇOK SIKILDIM.Birden durakladı. Kendisini arayan kişinin söylediği şeyi ancak kavramıştı. Kızın, gerçekten de az önce konuştuğum genç kadın mıydı?

 

Yazar: Özlem Peker 

This entry was posted in Öykü.

Beyninde Çınlayan Bu Ses Sana Ait Değil!

Sakın panikleme. Deliriyor falan değilsin. Kendi kendine konuşmuyorsun. Benim sesimi duyuyorsun sadece. Tepki vermeden önce söyleyeceklerimi dinle lütfen. Sana hiçbir zararım dokunmayacak. İstesem bile yapamam zaten. Bu halde kendime bile zarar veremem. Senden isteğim, gitme zamanım gelinceye kadar beni kendimle başbaşa bırakmaman. Dayanamıyorum buna. Çok acı veriyor. Seninle konuşmaya ihtiyacım var. Sana ulaşmam ne kadar uzun sürdü bir bilsen. Göremiyorum seni ama beni duyduğunu hissediyorum. Az sonra burada olacaklar. Bu yüzden kim olduğumu sana bir an önce anlatabilmek için hızlı konuşuyorum, bağışla. Bir saniye, kapının açıldığını duydum. Geldiler bile. Tahminimden daha erken. Seninle konuştuğumdan haberleri olmayacak merak etme. Benim burada olduğumu bilmiyorlar. Yaklaşan ayak seslerine bakılırsa bu sefer kalabalık gelmemişler.

Evet, yanılmamışım. Sayıları azalmış. Bugün üç kişiler. Gözlüklü olanla, saçları dökülmüş olanı tanıyorum ama üçüncüsü ilk kez geliyor buraya. Diğer ikisinden daha genç duruyor. Herneyse, bunun bir önemi yok. Üç gündür olabilecek en gereksiz detaylarda kaybolduğum için herşeye farklı bir gözle bakar oldum galiba. Belki bana bir faydası olur diye gördüğüm herşeyi ve herkesi en ince ayrıntılarına kadar inceliyorum. Yeniden ve yeniden inceliyorum. Dokunamıyorum ama. Bu insanlar benden farklı mı sanki? Onlar da etrafı kim bilir kaç kez baştan sona gözden geçirdiler; tıpkı benim gibi hemen hiçbir şeye de dokunamıyorlar ayrıca. Bu anlamda eşit durumdayız. Bir yandan da ciddi bir fark var aramızda. Onlar, bu evin dışında da pek çok bilgi edinebiliyorlar. Bense sadece bu evde konuşulanlarla yetinmek zorundayım. Emin değilim ama şu anda benden korkmadığını düşünüyorum nedense. Umarım yavaş yavaş alışıyorsundur sesime. Bir dakika, mutfağa geçiyorlar galiba. İzninle.

Tam tahmin ettiğim gibi, yine masanın üzerinde duran tepsinin başında toplandılar ve hep yaptıkları gibi tepsinin içinde duran üç tabaktan dolu olan ikisiyle değil de boş olanıyla ilgileniyorlar. Biliyor musun, bu tepsinin buraya nasıl geldiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Dur bir dakika, bir gelişme olmuş bu sabah. Kafalarının karıştığından bahsediyor gözlüklü olanları. Hey, ne olduğunu söyleyin de ben de öğreneyim. Hayır, söylemiyorlar. Doğruca salona geçiyorlar. Ne kadar telaşlılar bugün. Yine o güzelim koltuğumun önüne dikildiler. Ona oturabilmek için can attıklarına bahse girerim. Ama olmaz, eşyalara dokunmak yasak. Oysa öyle yumuşak, öyle rahat görünüyor ki bir kez oturabilseler kalkmak istemeyecekler. Canım koltuğum benim. Az aramamıştım onu. Nereden bilebilirdim ki onun üzerinde öleceğimi. Daha doğrusu öldürüleceğimi.

Üç gece önce öldürüldüm. Sen istersen buna cinayete kurban gitmek de diyebilirsin ama ben “cinayet” kelimesinden hoşlanmıyorum. Sevgili koltuğumda oturmuş, gözlerim kapalı hayallere dalmışken bir anda veda ettim hayata. Beni kimin öldürdüğünü bilmiyorum. Gerçi polisler daha çok intihar ihtimali üzerinde duruyorlar ama ben kendimi öldürmedim. İnan bana. Zor bir dönem geçirdiğim doğru, fakat yaşamayı severim. Daha doğrusu severdim, ancak bilmediğim biri beynime sıktığı bir kurşunla hayatıma son verdi. Kimse duymadı silahın sesini. Sadece ben. Tam beynimin içinde. Temiz iş çıkardı katilim. Ne zaman ve nasıl girdi eve ve ben neden yanıma yaklaştığını duymadım bilemiyorum açıkçası. Bilmediğim öyle çok şey var ki! Mesela kurşunun ne kadar uzaklıktan sıkıldığını tespit edebildiler mi? Bu tespit, benim intihar etmemiş olduğuma karar vermelerini sağlayabilecek mi ve elbette uzaktan öldürüldüysem eğer, olaya intihar süsü veren katilim bunu düşünemeyecek kadar gözleri kapalı mıydı?

Ne yazık ki öldüğüm andan belirli bir süre sonrasına kadar hiçbir şey hatırlayamıyorum. O süre boyunca hiçbir boyutta var olmadım sanki. Kendimi hissettiğimde gördüğüm ilk görüntüyse duvar saatimdi. Sekiz buçuğu gösteriyordu. Sabah sekiz buçuk. Sonra kitaplığımı gördüm, kitaplarımın önünde duran karımın resmini ve kardeşimle ben henüz çocukken çekilmiş olan aile resmimizi, kitaplığın yanındaki yemek masasını, hemen ilerisindeki güzelim koltuğumu ve koltuğumda kendimi. Son gördüğüm görüntüye takılıp kaldım. Bedenim oradaysa ben neredeydim? Ben buradaysam o kimdi? Beynimde çınlayan o sesi hatırladım ve hemen ardından hissettiğim büyük acıyı. O soğuk gerçeği fark ettiğimde ne avazım çıktığınca bağırdım ne de ağladım. Sadece baktım. Dehşet yok, üzüntü yok. İnan bana ölünce ölümü daha sessiz kabul ediyor insan.

Hala buradayım ve katilimin kim olduğunu öğreninceye kadar da bu dünyayı terk etmeye hiç niyetim yok. Bu sadece bana özel bir durum değil. Öldürülen ve kendisini kimin öldürdüğünü bilmeyen herkese tanınan bir hak bu. Kullanıp kullanmamaksa kendi elinde. Ben, katilimin kim olduğunu bilmediğim sürece huzura kavuşamayacağıma emin olduğum için kalmayı tercih ettim, fakat ne yalan söyleyeyim bu kadar zorlanacağımı ummuyordum. Şu anda kendi evimde, yabancıların arasında yapayalnızım; başıma gelenleri çözemiyorum bir türlü ve tüm bunlar sinirlerimi bozuyor. Delirecek gibi oluyorum. Seni de teklifsizce bu duruma dahil ettiğim için kızmıyorsundur umarım. Özellikle sana ulaşmak istememiştim aslında. Bir insan, kim olursa olsun fark etmez, beni dinleyecek bir insana sesimi duyurabilmeyi dilemiştim. Bir başkasını yanımda hissetmek, kendi kendime konuştuğum düşüncesi yüzünden aklımı kaçırmama engel olur diye düşünmüştüm. Şu anda evimde bulunan bu insanlara ulaşmayı denemediğimi sanma sakın. Çok uğraştım ama bir tekine bile sesimi duyuramadım. Bir saniye, gözlüklü olanları sokak kapısına yöneldi. Gidiyor mu yoksa?

Hayır, kapıyı ardına kadar açık bıraktığına göre fazla uzağa gitmiyor olsa gerek. Ne yaptığını anlayabilmek için onu takip edemiyorum, çünkü filmlerdekinin aksine ruhumu istediğim her yere sürükleyemiyorum. Tek hareket alanım burası, evim. Hoş yaşarken de hareketli bir insan sayılmazdım. Sevmezdim koşuşturmalı hayatları. Çocukken bile, kardeşimin aksine, çoğu zaman evde oyalanırdım. Büyüdüğümde de hiçbir şey değişmedi. Hatta işimi bile eve taşımıştım. Babamın şu son isteği olmasaydı, işin kapısından bile geçmezdim inan. Biliyor musun, hayatım boyunca evim hep yetti bana ve belki de bu yüzden karıma hiçbir zaman yetemedim. Daha doğrusu ölmeseydim yakında eski karım olacak olan karıma. Ona haber verdiler mi acaba? Vermişlerdir kesin. Perişandır şimdi.

Kardeşim onlara bunalımda olduğumu söylemiş. Dün aralarında konuşurlarken duydum. Bunalımda değildim oysa. Hiç bir zaman olmadım. Dedim ya, sadece zor bir dönemdeydim; karımla boşanmak üzereydik. Kısa süre önce de annemin hemen ardından babamı kaybetmiştik. Babamın son isteğini yerine getirebilmek için işlerin başına geçmek zorunda kaldığımdan bahsetmek bile istemiyorum, çünkü benim gibi gözlerden uzak, sessiz bir hayat sürmenin yollarını arayan bir insan için ürkütücü büyüklükteki bir işin tüm sorumluluğunu üstlenmek hiç de iç açıcı bir olay değildi. Tüm bunlara rağmen sakinliği ölümde aramak aklımın ucundan bile geçmemişti. Ne kadar yavaşsınız beyler, ne kadar yavaşsınız. Neden daha pratik değilsiniz sanki! Neyse neyse, onların bu işi çözeceklerine güvenmek zorundayım. Başka çarem yok. Kapı mı kapandı?

Evet, geri geldi gözlüklü olanları. Komşumun henüz evde olmadığını söylüyor arkadaşlarına. Demek ki az önce komşumla konuşmaya gitmiş. Neden onu bulmaya çalışıyorlar ki? Dur biraz, anladığım kadarıyla az önce mutfakta bahsettikleri yeni gelişmelerde komşumun payı çok büyük, çünkü öldüğümü öğrendiğinden beri ortalarda görünmeyen bu yaşlı kadına sabah bir şekilde telefonla ulaşabilmişler. Polislerin sordukları bazı sorulara verdiği cevaplarsa bir anda akıllarındaki cinayet ihtimalini kuvvetlendirivermiş. “Cinayet” onların lafı. Benim bu lafı tercih etmediğimi biliyorsun. Eee sonra? Neden üstü kapalı konuşuyorlar sanki, hiçbir şey anlamıyorum söylediklerinden. Tamam, komşum birazdan evine dönecekmiş. Daha detaylı konuşabilmek için onu bekliyorlarmış şu anda. Bir de, şüpheliler listesinde karım ve kardeşim varmış. Ayrı ayrı ya da birlikte. Peki, bu ne demek şimdi? Ne söylediklerinin farkındalar mı bunlar? Karım veya kardeşim; hatta belki de birlikte. Hayır hayır, öldürüldüm dediysem, onlardan şüphelenmenizi de söylemedim size. Hem böyle bir ihtimale inanacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Suçu elinizin altındaki birisine yükleyip bu işten sıyrılmaya mı çalışıyorsunuz yoksa? Katilimin kim olduğunu öğrenmek falan istemiyorum artık. Terk edin evimi. Hepiniz! Hemen şimdi!

Sakin olmalıyım. Sakin olmalıyım. Duygusallığa yer yok. Sırası değil bunun. Bu sadece bir ihtimal. Bunun bir intihar olmadığını anlamalarını isteyen ben değil miydim? Eğer öldürülmüş olmam ihtimalini araştıracaklarsa, benimle bir bağı olan herkesten şüphelenmek zorundalar. Bu şüphelilerin gerçekten beni öldürmüş olacakları anlamına gelmez. Haksız mıyım? Ah keşke cevap verebilseydin bana. Birisinin benimle konuşmasına çok ihtiyacım var. Kendi sesim beni sakinleştirmeye yetmiyor. Dayanıklı olmalıyım. Çok dayanıklı. Öldüm zaten. Zor olan kısım geride kaldı. Bundan sonrası sadece huzura kavuşmak için. Ne huzur ama! Biliyor musun, onlar ihtimal veriyor olsalar da ben karım ve kardeşimin birlikte hareket edebileceklerine inanmıyorum. Ölseler birlikte birisini öldürmezler. Onlar birlikte hiçbir şey yapmazlar; birbirlerinin en korkulası düşmanıdırlar. Tekrar sessizleştiler. Düşünüyorlar. Burada olduğumu bilmiyorlar elbette ama sanki duyduklarım karşısında beynimden vurulmam için bana zaman tanıyorlarmuş gibi bir halleri var. Ben üç gün önce beynimden vuruldum zaten beyler. Sağolun. Siz konuşmanıza devam edin. Şu anda tek ihtiyacım olan daha fazla bilgi!

Yok, konuşmayacaklar. Tekrar mutfağa yöneldiler. Orada da konuşmayacaklarına eminim. Ben burada kalacağım. Başımı döndürüyor bu gel gitler. Hem senin vaktini de sadece evin içinde sağa sola gittiğimi anlatarak çalmak istemem. Keşke biraz oturabilseydim. Öldükten sonraki o sabah, kendimi koltuğumda gördüğüm anı anlatmıştım ya, işte o zaman katilimin hiç tanımadığım adi bir hırsız olmasını dilemiştim içimden. Oysa şimdi karşıma çıkan şu duruma bak! Ne bekliyordum ki? Hırsızlığa dair en ufak bir ipucu yok ortada. Ne olur sanki katilimi hiç tanımıyor olsam. Bir yakınım tarafından öldürülmüş olmayı istemiyorum. Yine de mantıklı düşünmek zorundayım. Evet evet, kocaman bir şehirde meçhul bir katili aranmalarındansa, iki kişi üzerinde yoğunlaşmalarını kesinlikle sevinçle karşılamam gerekir. Bir şeyler mi konuşuyor bunlar? Mutfaktan sesleri geliyor. Karım ve kardeşimden bahsediyorlar galiba. Yanlarına gitsem iyi olacak.

Biraz kenara çekilin de girebileyim aranıza. Neyse, burada da durabilirim. Evimin anahtarı benden başka yalnızca karımda ve kardeşimde varmış. Gözlüklü olan sanki çok önemli bir şeymiş gibi bunu anlatıyor arkadaşlarına. Aferin, çok iyi. Peki bu bilgi sevdiğim iki insanı suçlamak için yeterli mi sizce? Kime soruyorum ki ben? Hiç biri duymuyor sesimi. Boyuna aralarında konuşup duruyorlar. Konuşsunlar bakalım. Kardeşimde anahtar olduğunu ben de biliyorum, fakat karımda olduğunu unutmuştum. Daha doğrusu şimdiye kadar üzerinde bile düşünmemiştim bu konunun. Birkaç ay önce ayrı yaşamaya başlamıştık ve bu süreçte aklımı kurcalayan daha önemli konular vardı. Anahtarının hala kendisinde olduğunu onlara karım mı söylemiş acaba? Hayır, şimdi anlaşıldı. Bildiği hiç bir şeyi unutmayan sevgili komşum, bunu da unutmamış anlaşılan. Her ikisinde de evin anahtarı olduğunu o söylemiş polislere. En genç olanları mutfaktaki balkonun kapısını inceliyor şu anda. Diğerleri de daha önce incelemişlerdi aslında. Olsun, her şeyi tekrar tekrar incelemeden içleri rahat etmiyor. Diğer ikisi salona geçiyorlar. Onlarla gidiyorum. Belki aralarında bir şeyler konuşurlar.

Evin pencerelerine bakıyorlar bir kez daha. Oysa beşinci kattaki bir eve kapıdan başka bir giriş yolu olmayacağını gözü kapalı bilmeleri gerek. Sokak kapısından başka giriş yolu yok. Buna rağmen, tek başına bir anahtar yüzünden karım ve kardeşime yüklenmeleri hiç doğru gelmiyor bana. İnsanları bu şekilde itham edebilmek için başka nedenleri de olmalı. Gerçi büyük ihtimalle ölümüm hakkında benden daha fazla bilgiye sahiptirler. Benim elimde bu dört duvar arasında edindiğim azıcık kuru bilgiden başka ne var ki? O gece kapıyı açık unutmuş olabilir miyim acaba? Hayır, kapıyı güzelce kapattığıma eminim. Eve geldikten sonra da hiç kapı sesi duymadım. Belki de koltuğuma oturup hayallere daldığımda bu dünyadan fazlaca kopmuş olabilirim. Bilemiyorum. Ne kadar bereketsiz bir gün. Laf cımbızla alınıyor ağızlarından. Fena halde sıkıcılar.

Aferin onlara. Öldürüldüğüm gece evin pencerelerinin ve balkon kapısının kullanılmadığına bir kez daha karar verdiler. Çok zekice! Belki de onlara güvenmekle hata ediyorum. Gidip arka odada içime mi kapansam acaba? Hayır, iyi bir fikir değil bu. Nasıl olsa hangi odaya gidersem gideyim, oraya da gelip huzurumu kaçıracaklar. Şu hale bak, kendi evimde misafir gibiyim. Bu duygu bana çok yabancı değil aslında ya neyse. Karımla birlikte yaşadığımız yıllar hep bu duyguyla geçti ne yazık ki. O evin sahibi, bense misafiri oldum her zaman. Hem de pek istenmeyen bir misafir. Bu şartlar altında boşanma kararı almak için neden bu kadar çok beklediğimizi merak etmişsindir belki. Seviyordum onu. Hala da seviyorum. Eğer beni öldüren oysa, bu sevgiyi belki yeniden gözden geçirebilirim, fakat varacağım karardan emin değilim. Her şeye rağmen, onun da beni hala sevdiğini biliyorum. Gerçi ayrılmayı isteyen oydu. Olsun, biz sevgisizlikten değil, geçimsizlikten ayrılacaktık. “Geçimsizlik” karımın lafı. Biraz abartılı bir tanımlama bana sorarsan. Eğer katilim oysa, neden boşanıncaya kadar beklemedi acaba? O zaman “kocasını öldüren kadın” demezlerdi; “eski kocasını öldüren kadın” derlerdi. “Eski” kelimesi bazen çok işe yarayabilir.

Bak sen şunlara! “Para” diyorlar utanmadan. Karım beni mirasıma sahip olmak için öldürmüş olabilirmişmiş. Yok daha neler. Gözlüklü olanları az önce aynen böyle söyledi. Saçları dökülmüş olan da başıyla onayladı arkadaşını. Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorlar? Hey beyler, öldüm ama henüz gitmedim ve bu sözleriniz incitiyor beni. O resmin önünden de çekil bakalım gözlüklü beyefendi. Karımın resmine baka baka onu paragözlülükle suçlayamazsın. Mirasım içinmiş. Siz karımın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz anlaşılan. O benden nafaka bile istemeyeceğini söylemişti. Hem boşandıktan sonra da onu hiç darda bırakmayacağımı biliyordu. Bunu kendisine söylemiştim. O da gözlerimin içine bakıp, “senden dostluğundan başka hiçbir şey istemiyorum” demişti. Mirasım içinmiş. Yok artık. Evet zenginim. Her ne kadar varlıklı biri gibi yaşamıyor olsam da öyleyim, fakat benim karımın parada gözü yoktur. Duyuyor musunuz beni? O para için kimseyi öldürmez. Yapmaz bunu. Kapı çalıyor.

Geldi işte. Yıllardır yan dairede yaşayan komşum, bir dedektif edasıyla salonumun ortasında dikiliyor şimdi. İyi ki onun dairesine geçmek yerine burada konuşmayı tercih ettiler. Yoksa yine laf artıklarıyla yetinmek zorunda kalacaktık. “Merhaba, hoşgeldiniz, nasıl oldu hala inanamıyorum, ya çok yazık gençmiş de, sormayın evladım gibiydi….”hadi hadi girin çabuk asıl konuya. Hah hep birlikte mutfağa geçiyoruz. “Çilek” diyor komşum; mutfaktaki tepside duran boş tabakta çilek varmış. Çok iyi hatırlıyormuş. Hepsi birden düşünceli gözlerle tabağa bakıyorlar. Bir tek komşum düşünmüyor. Anlatıyor durmaksızın. Neler söylediğini boşver; olayı çözmeye yarayacak cinsten şeyler değiller. Öldüğüm gecenin sabahında haberi kardeşimden duyduğundan beri evinde değil kızında kalıyormuş, ayrılırken kendisine ulaşabilecekleri bir telefon bırakmayı düşünemediği için çok üzgünmüş, diğer komşuların nerede olabileceğini nasıl bu kadar geç akıl edebildiklerine hayret ediyormuş, falan filan. Bıraksalar sabaha kadar konuşacağını anladıklarından mıdır nedir kibarca yolcu ediyorlar kadıncağızı. Çok ciddiyim iki dakikada başımı şişirdi. Konuşmadığı tek dakikası yoktur sağolsun. Eminim burada olduğu şu kısacık sürede de evin her köşesini radar gibi taramıştır gözleriyle.

Kadıncağız hakkında böyle konuşmam hiç hoş değil aslında. Bana çok iyiliği dokunmuş bir insanın arkasından söylenecek sözler değil bunlar. Karımla ayrı yaşamaya başladığımızdan beri bana göz kulak olmuştur hep. Arada bana yemek gönderir, halimi hatrımı sorardı. İyi insandır, iyi insandır da ben çok gerginim şu anda. Konuşsalar da şu çilek işinin iç yüzünü öğrensem. Bak ne diyor gözlüklü olan, sabah telefonda o konuşmuş da komşumla, neyse diyor ki üç gece önce kadıncağız eve geldiğimi görünce bana bir tepside yemek yollamış torunuyla. Torunu tatillerde onda kalır. İşte o gece, saat dokuz gibi torunu çalmış kapımı, ama açmamışım. Çocuk da ne yapacağını bilememiş ve artık ne düşündüyse tepsiyi öylece kapıma bırakıp evine dönmüş. Belki meşgul olduğumu, birazdan açacağımı düşünmüştür, kimbilir. Komşum da, torununun bu yaptığından hoşlanmamış olsa gerek, tepsiyi olduğu yerden almak için dışarı çıkmış, fakat ortada tepsi falan yokmuş. Almış olacağımı düşünüp geri girmiş içeriye. Bu duruma pek anlam verememiş ama üzerinde de fazla durmamış. Kesin televizyonda kaçırmak istemediği bir program vardır. Neyse, ertesi sabah da öldüğüm haberini almış. Tepsideki boş tabakta da çilek varmış. Bunu biliyoruz.

Demek benim mutfak masasında duran tepsi komşumun ikramıymış ve demek sevgili katilim bu ikramın “çilek” kısmını kaçırmamış. Kahretsin! Karım çileğe bayılır. En sevdiği meyvedir ama kardeşim de bayılır. Çok şükür, çok şükür kardeşim de bayılır. Ne diyorum ben? Katil kardeşim olsa daha mı çok sevineceğim sanki! Acaba kardeşim beni ölü olarak bulduğu o sabah, apartmanı velveleye vermeden önce çilekleri yemiş olabilir mi? Yapar mı sahiden böyle bir şey? Yok canım yapmaz. İşe gitmediğimi, telefonlara da cevap vermediğimi görünce telaşlanıp evime geldiğini ve beni o halde görünce yıkıldığını söylemiş polislere. O şokun üzerine oturup da çilek yiyecek hali yok sanırım. Aman canım, o sabah beni bulduğu zaman kendi gözlerimle gördüm ya onu. Beni o halde bulur bulmaz dışarı fırlamıştı. Öldükten sonra beni nasıl bulduklarını, nasıl götürdüklerini sana hiç anlatmadım değil mi? Boşver, tatsız detaylar bunlar. İnan aklım çok karıştı. Karım da kardeşim de çileği çok severler ama beni de çok severler. Katil kesinlikle başka biri olmalı. Bırak bu düşünceleri şimdi. Sadece ipuçlarını düşün, sadece ipuçlarını. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Bu kadar bilgiyle de nereye varacaksak artık! Baksana iki kere üst üste söylediğimde bile parmakla sayılabilecek kadarlar.

Biliyor musun, bir ara deli gibi polisiye roman okurdum. O zamanlarda da “cinayet” kelimesinden ve fikrinden hoşlanmazdım ama olayları yazardan önce çözebilmek için kendi kendime ipuçları üzerinde kafa yormaya bayılırdım, fakat ne yalan söyleyeyim o romanlarda bu kadar saçma sapan ve az ipucu olan bir olayla hiç karşılaşmamıştım. Hem daha renkli konuları vardı onların. Yalnızca dört duvar arasında geçmiyorlardı. O zamanlar dedektifliğe öyle özenirdim ki sorma. Yine de bu değildi istediğim. Giderayak dedektiflik yapmak, hem de kendi ölümümle ilgili olarak. Hayır kesinlikle bu değildi. Ona bakarsan, isteklerimin arasında babamın işinde çalışmak ve o öldükten sonra işin başına geçmek de yoktu ama oldu işte. Neyi istemiyorsam o oluyor anlaşılan.

Babamın vasiyeti benim için kelimenin tam anlamıyla bir yıkımdı, çünkü onun son isteğini yerine getirmek zorunda olmak, hayallerimin de ölmesiyle aynı şeydi. Üstelik de işin başına geçmek kardeşimin en çok istediği şeyken. İlk gençlik yıllarımızda bile iki lafından biri buydu. Babamın işinin başına geçmek! Aman tanrım. Olabilir mi? Yok canım. Bunun için beni öldürmesine gerek yok ki. Benim hiç gözüm yoktu bu işte. Babamın ruhunu rahat ettirmeye, daha doğrusu benim vicdan azabı çekmemi engellemeye, yetecek kadar bir süre daha durduktan sonra herşeyi ona devredecektim. Biliyordu bunu. Söylemiştim ona. O da gözlerimin içine bakıp, “babam iki oğlunun arasında seni seçtiyse saygı göstermeliyiz buna” demişti ama ben ısrarlıydım kararımda. Rahatlıkla sahip olabileceği bir şey için katil olmayı seçmiş olabilir mi? Hangi insan yapar bunu?

Yavaş. Biraz sakin. Sinirlenmenin alemi yok. Yaşıyordum ve öldüm. Kısa süre sonra da ruhum özgürlüğüne kavuşacak. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Dur biraz, dün parmak izi hakkında bir sürü şey konuşuyorlardı. Tepsinin de boş tabağın da bu açıdan temiz olduğunu söylediklerini duymuştum. Aklım başka bir şeyle mi meşguldü neydi çok önem vermemiştim bu konuya, fakat bugün işler değişti. Eee, karımın da kardeşimin de zaten bu evin her yerinde yüzlerce parmak izi olmalı. O halde nasıl bilecekler ki beni öldürenin onlardan biri olup olmadığını? Ayrıca parmak izi denen şey için de bir “son kullanma tarihi” olabilir mi acaba? Hiç bir şey anlamıyorum ki bu konudan.

Polisler, ben, komşum ve sen biraraya gelip tüm bildiklerimizi ve düşüncelerimizi birleştirebilseydik keşke. Daha çabuk çıkardık belki işin içinden. Tamam çok saçma bir fikirdi kabul. Doğru düşünemiyorum artık. Garip bir gevşeklik geldi üzerime. Öldüğümden beri ilk defa oluyor bu. Belki beynim iyiden iyiye uyuştuğu içindir. Onun için de kolay değil elbette. Önce kocaman bir kurşunu ye, sonra da kendini toparlayıp düşünmek zorunda kal. Nereye gidiyorlar bunlar şimdi? Üçü birden sokak kapısını arkalarından açık bırakıp dışarı çıktılar. Kesin komşuma gidiyorlar. Gidin gidin, siz dışarıda konuşun bütün detayları biz de burada boş çilek tabağından mucizeler yaratmaya çalışalım. Dur biraz. TOZ ŞEKER! Evet ya, toz şeker. Neden daha önce aklıma gelmedi bu? Karım da kardeşim de çileği toz şekersiz yiyemezler. Şekerlikte veya içindeki kaşıkta parmak izi olabilir mi ki? Bakılacak ilk yer olduğu için tepsideki izleri silmeyi akıl etmiş olan birisi şekerliği temizlemekle uğraşmamış olabilir mi? Neden olmasın? Pekala da dalgınlık yapmış veya bakılacağına ihtimal vermediği için boşvermiş olabilir. Katiller yakayı nasıl ele veriyor zannediyorsun?

İyi güzel de polisler kendi başlarına düşünemezler ki bunu. Heey, girin çabuk içeri. Şekerliğe bakın biriniz. Size diyorum. Bunu akıl etmek zorundasınız. Sonsuza kadar bu halde kalamam. Biri bana yardım etsin lütfen. Heey! Hiçbiri duymuyor beni. Ne yapacağım ben? Sen, sen yardım edebilir misin bana? Ah nerede yaşıyorsun acaba? Evimin adresini versem gidip söyleyebilir misin onlara? Nasıl yapacaksın ki? Heey biri yardım etsin lütfen. Şekerliğe baksın biri. Onu bir hafta önce almıştım ve o günden beri ne karım ne de kardeşim evime uğramadılar. Kardeşimin öldüğüm gecenin ertesi sabahındaki kısacık ziyaretini saymıyorum, çünkü o gün değil şekerliği kullanmak, polisi aramak için telefonuma bile dokunmadı. Yaşasın! Canım komşum benim. Onlarla birlikte içeriye giriyor işte. Beni kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın. Toz şekeeer! Nasıl ulaşabilirim onlara, nasıl? Evet evet, mutfağa doğru gidiyorlar. Hadi ne olur çilekle toz şeker arasında bir ilişki kurun.

Sevgili komşum, lütfen söyle onlara. Sen bilirsin karımla kardeşimin bu huyunu. Sen hiçbir şeyi unutmazsın. Hani karımla beni geçtiğimiz yaz bir akşam yemeğe davet etmiştin. Kardeşim de bizdeydi de o da gelmişti hani. Yemekten sonra çilek getirmiştin masaya da onlar da senden toz şeker istemişlerdi. Bak, dara düşünce ben de senin gibi her detayı hatırlayabiliyorum. Yalvarırım sen de hatırla. Beni daha fazla bu halde kalmaktan ancak sen kurtarırsın. Nasıl intihar etmediğimi düşünmelerine neden olduysan, bunu da yapabilirsin. Aferin, demek sen de o geceyi hatırladığın için geldin mutfağa. Şeker kavanozunu işaret ettiğin için seni öpmek istiyorum. O kavanozu da yeni aldığımı biliyorsun değil mi? Hani o kavanozu aldığım akşamüstü kapıda durdurup elimdeki paket hakkında uzun uzun sorgulamıştın beni. Senin o çevrendekilere dair her türlü bilgiye sahip olma huyuna bayılıyorum. Tam şu anda bayılıyorum bu huyuna. Bak görüyor musun polisler de ciddiye aldılar komşumun söylediklerini. Nasıl göreceksin ki? Bağışla, heyecan kapladı işimi. Bak bak, şekerlikten parmak izi almaktan bahsediyorlar.

Ne kadar hızlılar. Saçları dökülmüş olanla en genç olanları bu ihtimali değerlendirmek için evden çıkıyorlar bile. Gözlüklü olanla komşum kalıyorlar. Komşum hala konuşuyor. Varsın konuşsun. Onun ağzından çıkan her kelimeye saygı duyuyorum artık. Dinlemeyeceğim orası ayrı. Enerjim kalmadı. Ruhum yoruldu. Artık gitmelerini ve biraz sessizliği dinlemeyi istiyorum. Hah neyse salona geçiyorlar. İnan bana, şu çilek tabağı kadar boş şu anda beynim. Kelimeleri bile toparlayamıyorum. Gözlüklüye neler anlatıyor acaba komşum? Zavallı adamcağız. O da benim kadar çaresiz sayılır. Neyse, o bulur kurtulmanın yolunu. Benim gibi eli kolu bağlı değil nasıl olsa. Çıt yok mutfakta. Huzurevinde gibiyim. İzninle bu sessizliği kaçırmak istemiyorum. Biraz susarsam kusuruma bakmazsın umarım. Senin de başın dinlenir biraz.

Eee, böyle hiç konuşmadan bekleyecek miyiz? Yok, olmaz. Vazgeçtim. Onlar gelinceye kadar susup da olacakları düşünerek geçiremem ama sana söz veriyorum, kısa süre sonra benden kurtulacaksın. Bu iş daha fazla uzayacak olsa bile çekip gideceğim hayatından. Varsın delireyim. Ben de istemem sesimin henüz hayattaki bir insanın kulaklarında uzun süre çınlamasını. Haksızlık olur bu. Ne kadar bencillik şu benim yaptığım! Düşününce utanıverdim birden. Huzursuzluğumu zorla paylaştırıyorum sana da. Bu böyle olmayacak. Sessizce durmayı acilen öğrenmem gerekiyor. Hayattayken severek yaptığım bir şeyi şu anda neden yapamadığıma hayret ediyorum. Bak bir karar aldım; bir süreliğine sesimi duymayacaksın. Evet evet, kesinlikle konuşmayı bırakıyorum. Şimdi susuyorum ki şu sesimle ne seni rahatsız edeyim, ne de kendi kendimi delirteyim. Biraz bu olanların üzerinde düşünme fırsatı da bulmuş olurum belki. Aslına bakarsan tamamen bu dünyadan çekip gitmeyi istiyorum ya neyse. Sabır sabır. Eğer bu aşamada gerçekleri öğrenmekten vazgeçersem, sonsuza dek şüphe içinde bir ölüm yaşayabilirim. Bu kadar, sustum işte.

Şimdilik ……

Orada mısın? Yine ben. Yokluğumda biraz başını dinleyebilmişsindir umarım. Ne kadar oldu seninle konuşmayı bıraktığımdan beri? Ben gecemi gündüzümü şaşırdım. Boşver boşver, nasıl olsa söylesen de duyamam. Hem sana anlatacak öyle çok şey var ki. Sessiz sessiz olanları seyredip, düşündüklerimi kafamın içinde evirip çevirmekten patlayacaktım neredeyse. Şu halimle hiç durmadan üç gün boyunca konuşabilirim sanırım. Nasıl ama daha enerjik duruyor muyum? İnanma sakın. Olsa olsa, çıldırmasına ramak kalmış olan ruhumun hayata tutunmak için son çabalarıdır bunlar. Uzatmadan söyleyeyim, sonunda katilimi tespit ettiler. Henüz hangisi olduğunu öğrenemedim, fakat bugün buraya getireceklerini söylediklerini duydum. Büyük gün anlayacağın. Ben de deminden beri kendimi katilimle karşılaşmaya ve ardından da bu dünyayla vedalaşmaya hazırlıyorum. Ne yazık ki pek başarılı sayılmam. Seninle tekrar konuşmaya başladığım iyi oldu. Güç veriyorsun bana.

Şu anda evde yapayalnızım. Bir konuya takıldım kaldım ve katilimin kim olduğunu öğrensem bile bu konunun içinden çıkabileceğimi sanmıyorum. Sence karım veya kardeşim beni neden öldürmüş olabilir? Aklımdan atamıyorum bu soruyu. Benden isteyebilecekleri her şeyi ikisine de vermeye hazırdım zaten. Biliyorlardı bunu. Söylemiştim. Ben inanırım insanların sözlerine. Onlar inanmıyorlarmış demek. En azından içlerinden biri inanmıyormuş. Yazık, galiba kendi gözlerimizle görmüşüz birbirimizi. Hayatım boyunca yalan söylediğimi veya geçiştirmek amacıyla konuştuğumu hatırlamıyorum derken birden hatırladım; kardeşime karşı bir yalanım olmuştu geçenlerde. Ömrüm boyunca ilk defa! Karımla boşanma işlemlerimizin tamamlandığını söylemiştim. Oysa başlamamıştı bile. Sırf bu konuda konuşmak istemediğim için; yani konu uzamasın, sorularıyla beni bunaltmasın diye. Diğer sözlerime inanmazken bu yegane yalanıma inanmış olabilir mi? Bilemiyorum, bilemiyorum. Ben hala onların bana söyledikleri her söze güveniyorum. Sürekli insanlardan şüphelenerek yaşayamam. Yaşamıyorsun zaten diyeceksin biliyorum. Haklısın. Koltuğumdaki kırmızı lekeleri görmesem öldüğümü unutuyorum bazen.

O koltuğu aldığım günü hatırlıyorum da, bit pazarının altını üstüne getirmiştik kardeşimle birlikte. Karım da amma sinirlenmişti bana. Kardeşim de bu yüzden karıma söylenmişti. Böyleydiler zaten. Birbirlerine çıkışabilecekleri hiçbir fırsatı kaçırmazlardı. Kardeşim sürekli karımın benimle param için evlendiğini söylerdi. Hem de yüzüne karşı. Karımsa kardeşimin beni çekemediğinden dem vururdu. İşin kötü tarafı ben yanlarındayken konuşurlardı bütün bunları. Bana yokmuşum gibi davranmalarına çok kızardım. Sevdiğim iki insanın beni üzebileceklerini düşünmeksizin tartışmaları canımı yakardı. Yine de ses etmezdim. Konuyu kapatmak için havadan sudan meseleler atardım ortaya ama onlar ne yapar eder yine itişecek bir bahane bulurlardı. Hiç sevmezlerdi birbirlerini hiç! Beni sevdikleri için katlanırlardı birbirlerine. Baksana, beni çok sevdikleri için öldürmüş olamazlar değil mi? Olamazlar, olamazlar. Benim ölümüm sevgiden veya nefretten kaynaklanmıyor bence. Hatta belki de onlar öldürmediler beni; kimse öldürmedi. Kim bilir belki de başlarda şüphelendikleri gibi intihar etmişimdir gerçekten. Fark etmeden aklımı kaçırıp öldürüvermişimdir kendimi. Ailede hiç biranda deliren var mıydı ki? Deliren olmadığı gibi silahı olan da yoktu. Babam dışında. O da rahmetli garibim.

Zaman da geçmek bilmiyor bir türlü. Nerede kaldı bunlar? Göreceğim şeye hazırlıklıyım artık. Gelin, gelin de bitsin bu çile. Karım veya kardeşim, hiç fark etmez. Gerçeği öğrenip, bu dünyaya veda etmekten başka bir şey düşünmüyorum şu anda. Öğreneceklerimin karşısında canımın yanmayacağına eminim. Bundan sonrası önemli artık. Nasıl olacak? Nasıl karışacağım diğer ruhların arasına? Esas düşünmem gerekenler bunlar işte. Korkayım veya korkmayayım, eninde sonunda başıma gelecek nasılsa. Hatta şanslı bile sayılırım. Öldükten sonra biraz olsun fazladan zaman tanındı bana. Bu zamanı çok hoş geçirdiğimi söyleyemem elbette. Böyle konuştuğum için alınmıyorsun değil mi? Senin varlığın olmasaydı bu süreyi çok daha kötü geçirirdim. Bu gerçek. Bundan sonrasında sen yanımda olmayacaksın. Yalnız başıma. Tek başına bir yolculuk olacak bu. Ürpertici bir duygu. Hatırlıyorum da, küçücük bir çocukken bir keresinde evde yalnız başıma bırakmışlardı beni. Kardeşim daha doğmamıştı o zaman. Çok korkmuştum. Uzun süre hiç kımıldamadan birisinin gelmesini beklemiştim. Bu evden daha ufak bir evdi. Beklediğim oda, buradan koltuğuma kadar bir yerdi. Ah ne kadar isterdim bir kerecik daha güzelim koltuğuma gömülüp sessizliği dinleyebilmeyi.

Ev ne kadar tozlanmış böyle. Şimdi dikkatimi çekti. Kesinlikle pislik içindeyiz. Birisinin bile aklına gelmiyor mu bu evi süpürmek! Ama olmaz. Tozlara bile dokunmak yasak. Bakın ben dokunmaya çalışıyorum ama olmuyor. Saate de pil takmak lazım. Durmuş yine. Karım almıştı onu bit pazarından. Ben ona hiç kızmamıştım ama. İnsana bit pazarından eşya aldı diye kızılır mı hiç? Herkes alıyor. Neden gelmiyor kimse? Beni öldüren her hangisiyse öğrenmek istiyorum. Hemen şimdi öğrenmeliyim. Bu sıkışmışlık çekilir gibi değil. Kapı açılıp da karşıma dikildiğinde tam gözlerinin içine bakacağım. Biraz olsun pişmanlık görürüm belki. Ya getirmezlerse buraya? Ya her şeyi bu evin dışında hallederlerse? Hayır hayır, getirecekler. Öyle söylediler. Televizyonda seyredilecek iyi bir şeyler var mıdır acaba? Sanki açabilecekmişim gibi. Nasıl geçer ki bu zaman? Eee sen ne yapacaksın bundan sonra? Benim sesim duyulmaz olup da yine kendi iç sesinle başbaşa kalınca? Sana tavsiyem gidip bir şeyler atıştır. Sonra da gez biraz. Nerede yaşadığını bilmiyorum ama civarında sakin bir yerler vardır herhalde. Belki de insanların bol olduğu bir yere gidersin. Aralarına karışıp yürürsün biraz. Olur da bir sigara yakarsan, benim için de bir nefes çekmeyi unutma sakın. Nerde kaldılar bunlar?

Ne diyordum? Hiçbir şey demiyordum değil mi? Neyse, böyle işte. Az kaldı zaten. Bitecek bu işkence. Son dakikalar da geçmek bilmiyor bir türlü. Bak ne anlatacağım; bir keresinde bir tren istasyonunda bekliyordum. Hava nasıl sıcak, nasıl nemli. Gözlerim etrafta bir saat arıyor. Kol saatimi evde unutmuşum. Derken karşıdaki bir yazıya takıldı gözüm. Geldiler. Kapının sesini duydum. Eğer sana veda edecek fırsatım olmazsa şimdiden hoşçakal. Beni öldürenin kim olduğunu görür görmez sonsuz yolculuğuma başlamam gerekebilir. Heyecandan aklım kaçacak şimdi. Bakamıyorum. Doğrudan yüzlerine bakamıyorum. Hepsi teker teker giriyorlar içeriye. Arkalarından da o geliyor. Yanında polisler. Biraz ilerimde dikiliyor. Gördüm onu. Bir saniyede bitti işte. Her şey bitti artık. Sessizce bekliyor karşımda.

Söylesene, neden öldürdün beni? Neden silahla? Silahlardan hoşlanmadığımı bilmiyor musun? KALDIR BAŞINI DA BAK ŞU GÖZLERİME! Bakamıyorsun değil mi? Yazık, katilimin sen olduğunu dostuma söylemeye bile dilim varmıyor. Anlıyor musun beni, dilim varmıyor. Başını kaldırmanı da istemiyorum artık. Gözlerinin içine bakmak gelmiyor içimden. Küçücük bir çocukken gözlerinde gördüğüm o kör hırsla karşılaşırsam bunu kaldıramam. Son saniyelerimi senin gözlerinden pişmanlık dilenerek geçirmeye hiç niyetim yok. Şu haline bak! Saçlarını bile taramamışsın. Öyle komik görünüyorsun ki gülmek geliyor içimden ama gülemiyorum. Tıpkı ağlayamadığım gibi.

This entry was posted in Öykü.